26 Şubat 2015 Perşembe

Amaç

Geçen Pazar günü anneanneme ziyarete giderken çiçek almak için şu büyük marketlerden birine girdim. Çiçeklerin bulunduğu reyona giderken gözüm rengarenk sukulentlere takıldı. Bir sukulentin cart mor yada çingene pembe olmasına şaşırmam ancak yanlarına gidene kadar oldu. Maalesef boyanmışlardı, sprey boyayla. Görüntü o kadar fenaydı ki resmen içim acıdı. Bir yandan da “bir insan bitkiyi neden boyar ki” sorusunun mantıklı bir nedenini bulmaya çalışıyordum: tabii ki ticari kaygıyla. Yani evet, daha önce üzerine silikonla yapay çiçek yapıştırılmış ya da simlenmiş küçük kaktüsler gördüğüm olmuştu. Onlara da oldukça sinirlenmiştim ama bu pazarda boyalı civciv görmekle eşdeğer bir duygu yarattı bende.

Kasadaki elemana sordum önce. Bana hak verdi ancak danışmaya bildirdiğim taktirde şikayetimin ilgili yerlere iletileceğini belirtti. Ben de sonra danışmaya uğrayıp oradaki kıza rahatsızlığımı belirttim ve nasılını sordum. “Bitkileri biz boyamıyoruz. Böyle geliyorlar ama haklısınız, şikayetinizi ileteceğim.” dedi. Ne bir mail adresi, ne telefon ne de isim alınca tatmin olmayıp özetle bunu mantıksız bulmamın yanında bitkileri onlar boyamasa bile böyle bir sektöre katkı sağladıkları için kendilerini kınadığımı, bir kaktüsün satılabilmesi için sevimli olması gerekmediğini, eğer böyle bir gereksinim duyuluyorsa da yaşayan bir şeye zarar vermek yerine yapay çiçek satmalarını önerdiğimi, boyalı bitkilerin satıştan kaldırılmasını istediğimi, kaldırılmazsa da hukuki yollara başvuracağımı belirten bana göre oldukça sert ve tehditkar bir mail gönderdim.

Hemen ertesi gün şikayetime istinaden bir kız aradı. Şikayetimin dikkate alındığını, ilgili kişinin bana cevaben kıza yazdığı maili okudu. Ürünleri sadece “sukulent” açıklamasıyla gönderdikleri için boyalı geleceğini bilmiyorlarmış. Ancak tüm şubelerinden ürünleri çekme ve bir daha satmama kararı almışlar. Her ne kadar “haberimiz yoktu” açıklamasından tatmin olmasam da –bu ürünleri kontrol eden bir birim illa ki var- ürünleri çekmelerine sevindim. Kesinlikle benden başka şikayette bulunanlar da olmuştur o yüzden bunu sadece kendime yormuyorum ancak yine de böyle bir şeyde payım olması güzel hissettirdi. Güzelden kastım işe yarar, faydalı… Hep olmak istediğim gibi.

Ancak şunu söylemeliyim ki maalesef bu çözüm aşamasında durumdan yakındığım arkadaşlarımın pek azı bana destek verdi. O da sadece “şikayet et tabii, arkandayım” diyerek. Kendileri herhangi bir aksiyonda bulunmadılar. Bu grup haricinde kalan kısımsa “ne uğraşıyorsun”, “change org’da olacak kadar ciddi bir konu değil”, bence boşuna uğraşma satıştan çektirmek çok kolay değil”, “ama pazardaki boyalı civcivler çok farklı bir durum” gibisinden yorumlar yaptılar. Bence bizim toplum olarak asıl sorunumuz da bu zaten. Destek olmayacaksan köstek de olma arkadaşım. Benim bir doğrum var ve onun için mücadele etmeye karar vermişim, sen kalkıp bana senin desteğini sormadığım halde kem küm yapıyorsun. Başkasının eyleminden bile üşenir olmuşuz ve bu yüzden bu kaktüs meselesine benzer aklıma gelmeyen öyle şeyleri gerçekten görmez olmuşuz ki.

Lütfen böyle şeyleri gördüğünüzde müdahale etmekten korkmayın, üşenmeyin. Etrafınızdaki insanları da sizin gibi davranmaya zorlamayın ama alternatifi olduğunu fark etmelerini sağlayın. Sandıkları kadar zor olmadığını gösterin. Bir insanın farkındalığı ne kadar artıyorsa o kadar yaşıyordur. Yaşayın ve insanların yaşadıklarını fark etmelerini sağlayın. En güzel amaç bu bence.

Dostluklar,

D.K.

10 Şubat 2015 Salı

Evet

Kaderde Yenikapı İDO terminalinde evlenme teklifi almak da varmış. Ne mutlu ki tebessümle hatırlayacağımız bir anımız daha oldu.

❥

2 Şubat 2015 Pazartesi

Bir Tatlı Huzur: Mandala

Ocak ayı benim için çok sevimsiz geçti ama bu sayede huzuru ararken hayatıma çok güzel bir şey kattım: Mandalalar.

Budizmde kozmosu temsil eden şekillere "mandala" diyorlarmış. Genellikle daire şeklinde olan bu geometrik şekillerden meditasyon sırasında faydalanabiliyor ve farklı alanlara uygulayarak tablo, yatak örtüsü, duvar örtüsü, masa örtüsü gibi dekoratif amaçlarla da kullanabiliyoruz. Duvarlara çizilince de çok güzel oluyorlar ayrıca. Nitekim benim dikkatimi çekmesi de bir kamptaki kulübenin üzerine çizilmiş mandala fotoğrafını görmemle oldu.

Son zamanlarda başladığım filmi bile bitiremez, okuduğum kitaba devam edemez olmuştum. Sürekli bir şeyler yapmaya çalışıp onları da yarıda bırakıyordum. Odam yarım yamalak kalmış örgü bilekliklerle, boyamasını yarıda bıraktığım kitaplığımla, heves edip aldığım ama daha sonra yüzüne bakmadığım araçlarla dolu. Yaptığım işe bir türlü odaklanamıyor olmak oldukça sinirimi bozuyordu. Mandala çizmek ve boyamanın bu açıdan çok faydalı olduğunu söylüyorlar. Doğruluk payı yok diyemem çünkü hayatımda ilk defa başladığım bir şeyi bitirebiliyorum. Belki 1, belki 2 saat, belki de daha fazla, ne kadar yorulursam yorulayım umrumda olmuyor. Kalem kağıdın karşısına geçince yarattığım şeklin tamam olduğuna tatmin olana kadar kalkmıyorum. Bu açıdan da kendimi oldukça şaşırttığımı söyleyebilirim. Hiç böyle tutkuyla bir şey yapmamıştım. Kabuslarım da bu sayede azaldı çünkü her gece rüyamda yeni yeni mandalalar çiziyorum.

Başta internette hazır şekillerin çıktılarını alıp boyadım çünkü çizim yeteneğimden çok emin değildim. Ancak boyama işlemi bana sandığım kadar zevk vermedi. Bu yüzden yavaş yavaş videolardan ve bilir kişilerden tekniklerini araştırmaya başladım. Pergel ve cetvel kullanmadan bomboş kağıdın üzerine yardıranlar da var, şimdilik benim yaptığım gibi daha temkinli ilerleyenler de. Mesela bu videoyu gördüğümde baya hayran olmuştum.



Bu da temkinli teknik:


Sanırım mandala çizmeye dair en sevdiğim şey benim başlattığım şeyin daha sonra yaratıcılığıma bağlı olarak kontrolümden bir şekilde çıkması ve canı nasıl isterse öyle büyümesi, sonsuza kadar. Bu açıdan neden evreni temsil ettiğini anlayabiliyorum.

Bence gerek yok ama eğer olur da isterseniz Kadıköy'de bir kursta Mandala atölyesinde dersler veriliyor. Aslına bakarsanız tamamen yaratıcılığa ve bol bol pratiğe bağlı bir şey. İlk mandalamla sonuncusuna baktığımda aradaki farkı çok net görüyorum ve her yaptığım bir öncekinden daha iyi oluyor. Onları da bir ara burada paylaşmak istiyorum. Hele bir Ulrike kıvamına geleyim de :)

3 Ocak 2015 Cumartesi

Barış

Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço 2 Ocak 1943'te doğdu. Ölmeden önce "beni öldüğüm günle değil, doğduğum günle hatırlayınız" sözü sebebiyle genellikle öldüğü gün değil, doğduğu günde anılır ve bence ölümsüz olması gereken insanlar arasındadır. Geçmişte hayali sorulduğunda cumhurbaşkanı olmak istediğini ima etmesi sebebiyle çoğu insanı "ulan acaba Barış Manço cumhurbaşkanı olsaydı nasıl bir hayatımız olurdu?" tarzında düşüncelere ve tartışmalara sevk etmiştir ancak şu bir gerçek ki, Barış Manço siyasi olamayacak kadar iyi bir insandı. Yine de cumhurbaşkanı olsaydı şu an çok acaip bir hayatımız olabilirdi.

İnsanın adı anılmaya devam ettiği sürece ölmüş sayılmaz. Kendisinin sözü. Bence müzik kariyerini bir yana bırakacak olursak, dünya görüşü bakımından anlamaya çaba sarfedilmesi gereken bir insan. Müzik kariyerine geri dönecek olursak da zaten çoğu kişiye ilham verdiği aşikar. Sanırım bir insan için en güzel şey bu olsagerek. İçinde yaşadığın dünyaya kalıcı, ilham verici, kendinden bir şeyler bırakabilmek ve faydalı olabilmek.

Üstelik Türkiye dışındaki birçok ülkenin sempatisini kazandı. Çocukların sevgisini kazandı. Herkesin onu sevmesini sağlamak gibi bir amaç edindiğini düşünmüyorum. Bunu sadece kendisi olarak, farkında olmadan başardı. Şeffaf bir insandı ve tam bir bilgeydi. Kendini sanatçı olarak tanımlayamayacak kadar da mütevazıydı aynı zamanda. Bu açıdan benim rol modellerimden biri olmuştur.

Geçen sene bu zamanlarda kendisinin müzeye dönüştürülen Kadıköy'deki evini ziyaret etmiştim. Benim için evlerin çok büyük önemi vardır. Nedense evlere karşı garip bir duygusal bağlılık hissediyorum. Bu ev de ruhu olan, ziyaretçileriyle iletişim halinde olan ve çok mutlu bir ev. Bahçesindeki domates, biber ve patlıcan heykelleriyle zaten gülümseyerek giriyorsunuz içeriye. Küçük bir kafesi var kış bahçesinde, eve mis gibi çay kokusu yaymış. En büyük bombası da balmumu heykeli bence. O kadar gerçek ki, o kadar gerçek olur.

Eğer ziyaret etmek isterseniz Barış Manço Evi'nin internet adresinden bilgi alabilirsiniz. Özellikle okullarda toplu geziler düzenliyorlar sanırım. Malum, şimdiki çocuklar böyle bir adamdan mahrum kalıyor. Hiç olmasa bile güzel bahçesinde bir çay içilir. En güzel anma şekli bence.

İyi ki doğmuş Barış abi. Barış baba. Gezgin. Hippi. Müzisyen. Sanatçı. Düşünür. Büyük kalpli güzel insan.


29 Aralık 2014 Pazartesi

Eko-Köyler

Şehir hayatında pek çok şeyden şikayetçiyiz. Trafik, gürültü, hava kirliliği, müdürümüz, komşumuz, fazla mesailer, benzin zammı, kira, gökdelenler ve daha bir sürü şey. Bunlar için yapabileceğimizi düşündüğümüz en iyi şeyse evimizi işimizin olduğu yakaya taşımak, merkezden uzak yerlerde ikamet etmek, müdürümüzün kuyusunu kazmak falan... Yaklaşık iki sene kadar öncesine kadar bana da öyle geliyordu. Herkes başka seçeneği yokmuş gibi davranıyor, oysa ki öyle değil. Doğayla birlikte, sürdürülebilir, üretken, paylaşımcı ve saygılı bir yaşam alternatifimiz de var.

Ekoköy kavramı aslında çok eskilere dayanıyor ve dünyada yaklaşık 26 ülkede bu şekilde yaşayanlar mevcut ve bunlar arasındaki iletişimi kurabilmek için Küresel Ekoköyler Ağı (GEN) kurulmuş. En büyük ekoköy olan Auroville şu an Hindistan'da ve nüfusu 6bin civarında. İnsanlar sorumluluklarının bilincinde, görevlerini sahiplenerek ve paylaşarak yaşıyorlar.

En önemlisi burada insanlar birbirlerine saygılı. Mesela bazı ekoköylerde istemeyene okul yok. Zorla hiçbir şey yaptırılmıyor ve her birey eğilimli, yetenekli olduğu işle uğraşıyor. Rüzgar panelleri, biyoyakıt ve güneş panelleriyle tüketimi minimuma indirmeyi amaçlıyorlar. Vasıta kullanılan büyük nüfuslu ekoköylerde çoğu şey gibi bisiklet ya da çok ihtiyaç duyulursa toplu taşıtlar da paylaşımlı kullanılıyor. Su yağmur damlalarından ya da kurulan ağlar sayesinde sisin içindeki nemden elde ediliyor. Yapılarsa zaten samandan. Orada bir Ağaoğlu yok, mytowerland yok, para delisi emlakçılar yok. Zaten paraya karşı belli bir duruşları var. Öyle ki ekoköyde çalışan kişilere emeklerinin karşılığı olarak para değil, ihtiyaçlarını karşılaması için kartlar veriliyor. Ya da kooperatifleri var.

Bu nedenlerden dolayı böyle bir platformda yaşamanın her geçen gün bizim için çok daha zorlaştığını hissediyorum. Çünkü zaman geçtikçe insanların birbirlerine tahammülleri daha da azalıyor, sorumluluklar başkalarının sırtına yüklenmeye daha meyilli hale geliyor ve egoların sesi daha çok çıkıyor. Halbuki ekoköy denilen yerde egoyu kapıda bırakmalısınız. Nitekim bu nedenden dolayı Türkiye'de girişim olmasına rağmen hala tam anlamıyla bir ekoköy yok, çoğu girişim başarısız olmuş.

Ancak bizlerin de gidip gönüllü olarak çalışabileceğimiz, üreten, az nüfuslu yerleşim yerleri var. Buralara ürettikleri gıdaları satın alarak yada gidip gönüllü çalışarak yardımcı olabilmek mümkün.Yalnız öncelikle belirtmem gerekiyor ki gitmeyi düşünenler buraları bir tatil köyü sanmasın. Şartları sizin beklediğinizden çok daha farklı olacaktır ve sizin fiziksel gücünüze ihtiyaç duyacaklar. O nedenle iyice okuyup araştırarak ve kararlı bir şekilde bu yola baş koymanız çok önemli.

Marmariç
İmece Evi
Orman Evi
Refikler Çiftliği

Bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenlere Sinek Sekiz yayınevinin Ekoköyler kitabını tavsiye edebilirim. Aynı zamanda Yeryüzü Derneği'nin ve Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü'nün de bununla ilgili bir çok yazısı/ropörtajı var. Bonus olarak TaTuTa (Tarım, Turizm, Takas).com'da benzer kolektifleri bulabilirsiniz.

Böyle uzaktan anlatmak bana da çok yavan geliyor bu yüzden özellikle İmece Evi'ni görmeyi çok istiyorum. Kendimi keşfetmemde faydalı olacağına eminim çünkü normal hayatımda kullandığım çoğu şeyi kullanamıyor olacağım. Tüm ihtiyaçlarımı doğadan karşılamak ve hatta mümkünse şampuan ve diş macununun bile doğadan ikamesini kullanmak... Bunun için oralara gitmeye gerek yok farkındayım. Zaten artık bundan sonra elimden geldiğince kendimi doğal hayata uyarlamaya çalışacağım.

Bu arada bu şekilde bahsedince biraz ütopik geliyor, itiraf ediyorum. Ancak imkansız değil. Dünyanın birçok yerinde bu şekilde yaşayan insan var. Onlar yapabiliyorsa herkes yapabilir, en azından deneyimleyebilir. Bütün mesele başkalarının belirlediği ihtiyaçlarımızdan vazgeçebilmekte.

Umarım bir gün başarırız.
Sevgiler,
DK

24 Aralık 2014 Çarşamba

Darısı Başıma

Bugün çok güzel bir haber aldım: Çok sevdiğim güzel bir insan İstanbul'dan pılını pırtını toplayıp eşi ve çocuğuyla birlikte Bodrum'a yerleşmeye karar vermiş. Kendim için bir süreliğine daha kurumsal çatıma sığınmam gerektiğini düşünerek üzüldüm ancak onun ve tatlı çocuğunun adına çok ama çok sevindim. Doğma büyüme İstanbul'da olmak benim için övünülecek bir şey olmadı hiçbir zaman. Keşke annemin ve babamın da öyle bir imkanı olsaydı da beni Bodrum gibi bir yerde büyütebilselerdi. Ya da herhangi bir köy de olurdu, bana hava hoş nasılsa.

Bu haberi aldıktan sonra evlere, eşyalara, arabalara ve daha saçma sapan bir sürü şeye anlam yükleyip onlara bağlanma huyumun İstanbul için geçerli olmadığını şaşırarak fark ettim bir an. Kendimi onun yerine koydum. İstanbul'da sayılı günlerim kalsaydı ne yapardım diye düşündüm. Elbette ki özlerim, arkadaşlarımdan, ailemden dolayı. Ama sanırım heyecan daha ağır basardı. Yeni bir şehirde yeni bir hayat. Yeni ev. Yeni arkadaşlar. Öğrenecek yeni şeyler. Bol zaman. Oha lan çoheycanlı!

Bir kere buna çok yaklaşmıştım. Önümüzdeki yaz temelli İzmir'e taşınabilirdim belki ama olmadı. O zaman da aynı şeyi hissetmiştim. Başta bir endişelendim, akabinde heyecanlandım, heveslendim. Olmayınca oldukça üzüldüm hatta. Gerçi bu hala manyak gibi İzmir'i sayıklamama engel değil, o ayrı. Deli gibi istiyorum. İzmir olur, Muğla olur, Urla olsa güzel olur. Maşukiye bile olur. İstanbuldan bıkıp usanmış biri olarak herhangi bir yerin buradan daha güzel olma ihtimali varmış gibi geliyor, bu da acaip bir yanılsama bence. Yozgat'a bile sempatiyle yaklaşıyorsun. Hiçbir şeyden bu kadar bıkmamak lazım, en azından makul olmak lazım ki yağmurdan kaçarken dolunun götümüze kaçması durumunda kalmayalım. Zaten gaza gelmeye çok müsaidim. Yoğurdum var diyene hıyarla koşuyorum.

Bir de bu tarz radikal kararlar ancak radikal değişikliklerin ardından geliyor. 2015'te yapmak istediğim şeyler arasında hayatıma dair radikal bir karar vermek maddesini de eklemiştim ancak o karar bu mu olur, biraz zor gibi geliyor. Yine de seneler sonrası için bile olsa böyle bir değişimi tetikleyecekmiş gibi bir his var içimde.

İnsan arayıştan vazgeçmediyse mutlaka güzellikler onu buluyor, bunu görüyorum. İstemek ve aramanın getirdiği mutsuzlukla başa çıkabilmek gerek. Alternatiflerin varlığına ve uygulanabilirliğine inanmak gerek. En öncemlisi kendine güvenmek gerek. Kararlı ve azimli olmak gerek. Zorluklarla başaçıkabilecek gücü kazanmak gerek çünkü toz pembe olmasını beklemek fazla hayalci bir yaklaşım olur. Bütün bunları bir araya getirdin mi gerisi geliyor zaten. Bense bunları biliyorum ancak yeterince hazır değilim. Daha doğrusu değiliz, ben ve adamım. Bekliyoruz otobüs bekler gibi. Trafik çokmuş, kaza mı ne olmuş Maslak'ta.

Bu yüzden şimdilik "darısı başıma" diyor ve (b)ekliyorum:

16 Aralık 2014 Salı

2 0 1 5 Kafası

Daha önce hiç yapmadığım bir şey yapıp önümüzdeki sene içinde yapmayı hedeflediğim şeylerin listesini oluşturmaya karar verdim. Öyle "Ekim geldi hoşgeldi, ama eli boş geldi" tarzı aylara göndermeler yapan, her seneden bir şeyler bekleyen, "throwback thursday" ya da "thanks god its friday" insanı değilim. Nitekim ne oluyorsa oluyor. Bunun olmasının nedeni senin perşembe günleri çocukluk fotoğrafını instagrama koyuyor olman falan değil. Olmayan şeyler için de zaten insan sürekli kendinden başka her türlü olguyu suçlamaya meyilli. Yok Kasımmış seni sevgilinden ayıran, yok Mayıs'mış aşık eden, Haziranmış işinden kovdurtan bunların hepsi hurafe. 2000 senesine de mucize yılı dedilerdi. Yıl oldu 2014? Lan ben neyse bişey demiyorum...

Konuya dönecek olursak ben bu listeyi oluşturarak bütün bunlardan ziyade, kendime hedef koymak istedim. Çünkü kurumsal yaşama girdiğim günden bu yana -ki 5 seneyi geçti- sanki hiçbir şey yapmamışım gibi hissediyorum. Burada hiçbir şeyden kastım gerçekten HİÇBİR ŞEY. Yaşamamak gibi mesela. Nedeni ise her allahın günü aynı şeyleri tekrar tekrar yapıyor olmam. Bir excel dosyasına bile tek kelimeyi tekrar tekrar yazıp kaydettiğinizde, aynı karakter sayısı kadar yazdığınız farklı kelimelerle dolu dosyadan daha az hafızası oluyor. (Yazar burada ileri excel bildiğini saçma bir örnekle gözümüze sokuyor.) Aynı şekilde beyin de bir süre sonra hiçbirini hatırlamamaya başlıyor çünkü yaşamımda enteresan ya da hatırlamama değecek bir şey olmamış. Bir bakıyorsun öküz gibi bir 5 sene geçmiş ve o 5 seneye dair aklında kalan kocaman bir uzay boşluğu.

İşte ben de sonrasında hatırlayamadığım senelerle karşılaşmak istemiyorum. Bu yüzden listeye geçmişte yaptıklarımın yanısıra özellikle uzun zamandır yapmak istediğim ama kâh üşenmekten, kâh zamansızlıktan ya da imkansızlıktan yapamadığım şeyleri de ekledim. Çünkü ilkler kendimi tanımama yardımcı olacak. Kapasitemin tam farkında değilim şu anda. Bazı konularda ne yapabilirim, ne yapamam, hangi aşamada zorlanırım, zorlanır mıyım, nasıl tepki veririm bilmiyorum ve bu beni rahatsız ediyor.

Eklenenler olabilir belki ama şu anki hali bu şekilde:
  1. Yogaya devam et
  2. Kendini az-çok ifade edebilecek kadar Japonca öğren, biraz daha üzerine eğil, üşenme
  3. İnadı bırak ve ehliyet al
  4. Artık yurtdışına çık
  5. Mesela Christiania'ya git. (kesin git)
  6. Bir kere daha Kabak Koyu'na git
  7. Urla'yı ziyaret et
  8. Tohumdan bir bitki ek ve büyüt
  9. Türkiye'de daha önce hiç gitmediğin en az üç şehre git
  10. Bir köyü ziyaret et
  11. Bir çocuğu sevindir (aran iyi olmasa da)
  12. Bir festivale katıl
  13. Mızıkada love me do dışında şeyler de çalabilecek duruma gel
  14. El emeği gerektiren bir şey yap, dik, ör, boya, oluştur, yarat
  15. Trenle seyahat et
  16. Uzun zamandır görüşmediğin bir arkadaşınla görüş
  17. Gönüllü olarak bir işte çalış
  18. Normalde yemeyi düşünmediğin ve korktuğun/iğrendiğin bir şey ye
  19. Kardeşine zaman ayır
  20. Hayatına dair radikal bir karar ver
Umarım maddelerin hepsini gerçekleştirebilirim. Açıkçası bu konuda kendime çok güvenim yok ama motivasyonumu sağlayabilirsem direkt bana bağlı olanları halledebilirim gibime geliyor. Gerçekleştirmek için yıllık izin almam gereken maddeler içinse maalesef bir şey diyemiyorum. O konuda sistemin en kıdemli kölelerinden biri olan müdürümün insafına kaldım yine.
Bu yıllık hedef olayı sonunda bana nasıl yansıyacak çok merak ediyorum. Gerçekten düşündüğüm gibi, hayatımda hatırlamaya değer şeylerin olmasına vesile olacak mı yoksa boşa mı gidecek göreceğiz. Hiç yoktan sevdiğim insanlarla hoş vakit geçirmemi sağlar diye düşünüyorum, çok tatlı yol arkadaşım/arkadaşlarım olacak çünkü. Gerçekleştirdiğim ve yazmaya değer olanları yine burada paylaşıyor olurum zaten. İlk defa kafam dolu dolu bir seneye gireceğim. Hadi şimdiden hepimize hayırlı uğurlu olsun :)

25 Kasım 2014 Salı

Şifa Niyetine

Geçen gün küçük, kahverengi, oldukça eski bir kitap dikkatimi çekti. Gerçekten çok değişik(baya değişik) tavsiyeleri olan, şifacılık üzerine bir kitap. Oldukça dikkatimi çekti
 Bir tedavi şekli olarak; Öküz
  • İç yağı eritilerek içilirse öksürüğü, böbrek zafiyetini,yemek borusu ve mide iltihabını, idrarın yanarak çıkmasını önler.
  • Sara ve ümmü sıbyan (?) hastalıklarına karşı sol boynuzundan yüzük yapılıp sol ele takılırsa faydalı olur.
 Örümcek ağı:
  • İltihaplı yara ve çıbanlar üstüne koyursa şişmeyi önler.
  • Bir derinin içine konup boyna takılırsa sıtmayı iyileştirir.
Ateş, su, toprak, TAHTA
Testere veya kurtların ağacı yiyerek oluşturduğu tozlar su ile kaynatılıp içine bal ilave edilerek şerbet yapılır ve biraz da sirke ilave edilirse kadınların sütlerini çoğaltır.

Guburuk?
  • Güvercin bacağının kemikleri yakılıp elde edilen külleri bal ve sığırın iç yağı ile fitil yapılır ve bekaret mahalline konursa bekareti iade eder. (bak bu hakkaten çok denenesi değil mi?)
  • Susam yağı ile pişirilerek yenirse böbrek ve mesanedeki kumları döker.
AT
  • Fil dişi toz yapılıp at sütüyle birlikte karıştırıldıktan sonra fitil halinde rahme konursa kısırlığı çözer. (at manidar olmuş biraz)
  • Baş ağrısına karşı dizinin aşık kemiği ezilerek sirke ile içilirse baş ağrısını iyi eder. (migrenlilerin dikkatine)

Tuğla yağı
Hiç su değmemiş bir tuğla dövülüp elde edilen tozu ateşin üstünde zeytinyağı ile kavrulur. Sonra üstüne sıcak su dökülüp karıştırılır. Suyun üstüne yükselen yağ temiz bir kaşıkla alınarak saklanır ve romatizma ağrılarında sürülürse iyi gelir. (en azından uygulanabilir)

Tavus Kuşu
Ödü içilirse dizanteriyi izole eder, karın ağrısını alır. (o son ödü içmeyecektin!)

Papağan
Kalbi ve dili alınarak ezilir, bal ile macun haline getirilir ve sabi çocuğun ağzına ve diline sürülürse yürümeden evvel konuşur. ( cicikuş, babacık, öpcük öpcük falan diyor çocuk herhalde)

Şişmanlayamayanlar ekran başına
40 gün aç karnına incirle anason yenirse kör barsaktaki kurtları temizler. bunu yediği müddetçe detçe gaitadan o kadar fena kokular çıkar ki kendisi bile tahammül edemez, karnındaki taaffün etmiş maddeleri dışarıya atar. 40 gün sonra şişmanlar, kapı gibi olur.

Arkadaşım eş arkadaşım şek
  • İbni Sina diyor ki "Eşeğin karaciğeri ızgara yapılıp yenirse veya tırnakları yakılıp elde edilen külleri her gün içilirse sara hastalığına iyi gelir."
  • Davud-u Antaki der ki: "Sara hastalığından muzdarip olanlar yabani eşeğin sağ ayağının tırnağından yüzük yaparak sol elinin küçük parmağına takar ve eşeğin kaşından birkaç tüy alarak başına veya pazusuna bağlarsa o illetten kurtulur. O kimsenin evine cin dahi giremez. Bu hususiyeti bir cinni adem oğullarından birine öğretmiştir." (sen de bir tıkırtı duydun mu?)

Bu da Canan Karatay için
Buğday unundan yapılan ekmek insanın sıhhatini muhafaza eder, kuvvetlendirir, vücudu şişmanlatır, kan yapar.

Bu arada tabii ki kitapta daha makul şeyler de var. Hepsi böyle korkunçlu ve cadılık temelli değil. Mesela hangi hastalığa hangi bitkilerin iyi geldiğine, çeşitli tohumların ve bitkilerin yağlarının yapımına hatta mürekkep yapımına kadar yazıyor.

Garip gelse ve hatta zaman zaman dalga geçsem de inanıyorum lan ben bunlara. Böyle insanlar varmış eskiden ve kimseye söylemezlermiş sırlarını. Sonra bütün bildikleriyle birlikte ölüp gitmiş hepsi. Bu kitabı bastıran kişiyi bu noktada çok takdir ettim. Paylaşımcı bir arkadaşımızmış.

Yine de bunları denemeye cesaretiniz varsa sonucunu bildirirsiniz, merak ederim ben.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Buy Nothing Day / Satın Almama Günü



Alışveriş yapmadan bir gün geçirebileceğinizi hiç düşündünüz mü?



Bu soru Kanada’lı bir grafik sanatçısı olan Ted Dave’e ait. Kendisi 1992 yılında bir reklam şirketinde çalışıyormuş ve doğal olarak işi, reklamlar aracılığıyla insanların bir şeyler satın almasını ve tüketmesini sağlamakmış. İşinden oldukça memnunmuş ancak zamanla yaptığı iş ona rahatsızlık vermeye başlamış. İnsanların ihtiyaçlarının başkaları tarafından belirlendiği, herkesin birileri tarafından yönlendirildiği farkındalığını kazanmış ve alışveriş dediğimiz şeyin bağımlılığa dönüşmesinden huzursuz olmuş. Bu nedenle bu gidişatı geri çevirmek için bir adım atmak istemiş.



Bunun için de hedefi her Kasım ayının son Perşembe günü ABD ve Kanada’da kutlanan şükran gününün, çılgınca alışveriş yapılan ertesi günü (kara cuma) olarak belirlemiş ve bir kampanya başlatmış: No Shop Day



Bu gün için el ilanları, afiş ve posterlerle insanlara alışveriş yapmamaları için çağrı yapmış. İnsanlardan istediği şey sadece 24 saat boyunca alışveriş yapmamalarıymış. Aslında tabii ki amacı bu eylemin bir gün ile sınırlandırılması değilmiş. Aynı zamanda medyaya ve tüketim kültürüne bir tepki koymak ve alışveriş bağımlısı insanların potansiyellerinin farkında olmalarını sağlamakla birlikte, satıcıdaki gücün alıcıya geçmesini sağlamakmış.



Bu hareket Kanada’da oldukça ilgi görmüş hatta birçok vakıf tarafından destek görerek adı Buy Nothing Day (Satın Almama Günü) olarak değiştirilmiş. 2001 yılında ise tam 55 ülkede bu gün kutlanmış ve ülkelere göre konserler, alışveriş merkezlerinin önünde kredi kartlarının kesilmesi, el ilanlarının dağıtılması, kostümlü insanların alışveriş yapmaya gelenleri vazgeçirmeye çalışması veya alışveriş merkezlerinde alışveriş yapılmayan alanların oluşturulması gibi  kırıcı, incitici ögeler içermeyen eylemler de yapılmış.



SAG kampanyalarını dünzenleyen gönüllüler, insanlarla bu gün dışındaki günlerde yapabilecekleriyle ilgili aşağıdaki önerilerde bulunuyor:

  • Daha önceki dönemde hemen hemen her gün aldığınız şeylerin bir listesini oluşturun ve tüm aile bireyleriyle bir araya geldiğinizde bunlara gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını tartışın.
  • Bu şeyler için yaptığınız harcamaları tespit etmeye çalışın ve bunları almak için ne kadar çalışmanız gerektiğini değerlendirin.
  • Bulunduğunuz şehirde bir müze varsa ziyaret edin. Zamanınız varsa bir köyü ziyaret edin. Bunları yapamıyorsanız da geçmiş toplumları veya kırsal kesimde yaşayan insanları konu eden bir kitap okuyun. Bu insanların ihtiyaçlarıyla sizin ihtiyaç olarak nitelendirdiğiniz şeyleri karşılaştırın.
  • Çocuklarınızla birlikte tüketim alışkanlığının zararlarını konuşun.

Yukarıdaki maddelere benim ekleyeceğim bir diğer şey ise ihtiyaçlarınızı kendiniz yapmanız. Bu konuda gerçekten o kadar çok yaratıcı ve kolay fikirler var ki, hayat kurtarıcı olabiliyor çoğu zaman. İster kendiniz yeni bir şey oluşturun, ister “do it yourself” başlığı altında başka insanların yaratıcılıklarından faydalanın. Size kalmış.



Ben o gün için İstanbul’da özel bir etkinlik düzenlenip düzenlenmediğini araştırdım ancak bir şey bulamadım. Günü konusunda da çeşitli kafa karışıklıkları var zaten, her ülkede aynı tarihte kutlanmıyor. Hoş, zaten özel bir gün olması gerekmiyor. Kendinize ait bir satın almama günü de belirleyebilirsiniz. Gerçekten kendi adıma, özel günler arasında en anlamlı bulduğum gün olabilir ve farkında olmadan çoğu zaman bu günü deneyimlemişim aslında. Zaten kredi kartı da kullanmıyorum. Şimdi de aynı şeyi yapmaya devam etme motivasyonunu kazandım.


Ee bilgisi benden, uygulaması sizden.

Nasılsa denemesi gerçekten bedava :)

28 Ekim 2014 Salı

Göçmen

Sizde The Genographic Project'ten bahsetmek istedim bugun. Bu, National Geographic ve IBM'in birlikte yürüttüğü bir proje ve senin-benim gibi insanların, atalarının göç yollarına dair hem sizin hem de bu analizi yaptıran diğer insanların DNA'larına dayalı tahminler yaparak bir fikir edinmelerini sağlıyor - ki burada bin yıllar öncesinden bahsediyoruz.

Aslında bunu yaparken bir nevi gönüllü oluyorsunuz çünkü projenin asıl amacı dünyadaki göçlere bağlı gen analizini çıkarmak. Tabii testi yaptıran kişi de kendisi ve ataları hakkında da bilgi sahibi olmuş oluyor.

Uygulama kısmı da çok kolay. Öcelikle sitesinden $199.95 kadar bir ücret ödeyip kit satın alıyorsunuz. Sonra o kit size ulaştığında yanağınızın iç tarafından örnek alıp geri gönderiyorsunuz. Gönderdiğiniz bu örnek laboratuarda ve bilgisayar yardımıyla analiz ediliyor ve sonuçlar size gönderiliyor. 

Bundan birkaç ay önce baktığımda kit $99 kadardı. O zamanlarda yapılan testler kromozom ayrımı yapıyormuş ve bende Y kromozomu olmadığından babamın atalarını görebilmek için erkek kardeşime ayrıca kit almamız, ona da test yaptırmamız gerekecekti ama şimdiki halinde böyle bir şey yapmaya gerek kalmıyor. Kitin fiyatının artması da bu sebeptenmiş.

Burada DNA analizini yaptıran bir kişinin gelen sonuçlarına göre yazdığı bir yazı var. Eğlenceli görünüyor. Yakın zamanda ben de yaptırmayı düşünüyorum. Başarabilirsem sonuçları burada paylaşacağım.

Denemekte fayda var. Belki de aslında selanik göçmeni değilsinizdir :P

25 Ekim 2014 Cumartesi

Japon Felsefesi

Hayatımda çok bir değişiklik olmadıysa da çevremdeki insanların geçirdiği değişikliklerin beni etkilemeye yettiği bir ay geçirdim. Çok garip bir ölüm haberi, doğum gününden çok uzak bir doğum günü, profesyonel anlamda ciddi bir karar verme aşaması, ışid mevzuusundan doğan bol "bu ülkeden gitmek lazım" içerikli klişe muhabbetler, bir adamın intihar videosunun altında yatanları idrak etmeye çalışmak, bir ev değiştirme kararı ve dişlerimi sıkmaktan kaynaklı bol baş ağrısı içeren, yine de buna rağmen bol mesaili  kurumsal günlerdi. Her şeyi algılamaya çalışırken hiçbir şey algılayamaz oldum. Sanırım algım tıkandı. Düşündüm mala bağladım, mala bağladıkça düşündüm.

Sonra bir gün bir yazı gördüm: "Bütün gün yemeden içmeden bütün gece uyumadan düşündüm fakat bundan elime bir şey geçmediğini gördüm. Keşke o zamanı öğrenmeye harcasaydım." İçimden "he valla aynen lan" diyerek onayladığım bu cümlenin sahibi Konfüçyüs. Madem dedim, bu kadar ortak noktamız var, bir çay içelim. Sonra da uzakdoğu felsefesine uzanırım, hem belki algımda porçöz etkisi yapar. Zaten içten içe yadsınamaz bir hayranlık duyuyorum. Gittim, Japon Felsefesi adında bir kitap seçtim kendime. Gerçi henüz kitabın ilk bölümündeyim ama beklentimi karşıladı diyebilirim.

Kısaca bahsetmek gerekirse kitapta din akımlarından öteki dünya anlayışına, düşünürlerden insan ilişkilerine, çin'in ve Konfüçyanizmin etkilerine ve estetik algısına kadar her şey var. Daha önceki Japonca öğrenme girişimlerinden ötürü kitapta geçen japonca tabirlere aşinayım ama hiç bilmeseydim bile bir önemi olmazdı çünkü ne kadar açıklanabilirse o kadar açıklanmış. Eğer uzakdoğu felsefeleri ilginizi çekiyorsa tavsiye edebileceğim bir kitap. Ben şu ana kadar en çok hayatin geçiciliği kısmını beğendim ama kitap bittikten sonra tekrar tekrar okumayı düşünüyorum. Hatta benzeri tarzda kitap tavsiyesi alırsam benim için oldukça keyifli olacak.

Olmamış ve olmayacak şeyleri okumayi sevmiyorum. Benim okudugum şeyler gerçek olmali ve bana bir şeyler öğretmeli. Bu yönden begendigim kitaplari burada paylaşmaya devam edeceğim ama kütüphane sessizliğinde bir blogum olsun istemiyorum. Aralara serpiştiririm.

Esen kalın,
DK

28 Eylül 2014 Pazar

Book Crossing 2

Şu yazımda bookcrossing ile ilgili bilgi vermiştim. Sitenin arayüzü çok karışık olduğu için bu olaya katılmak isteyenlere ayrıntılı bir kullanım kılavuzu hazırlamak istedim. Her ne kadar gecikmeli de olsa...

1. Adım: Kitap Kaydı

www.bookcrossing.com sitesine üye olduktan sonra azad etmek istediğiniz kitaplarınızı öncelikle kaydetmeniz gerekiyor. Bunu da aşağıdaki şekilde "register book" seçeneğini seçerek yapıyorsunuz.








Daha sonra açılacak ekranı iplemeyip "skip search" butonuna tıklıyoruz.


Akabinde açılan yeni bölüme ise sırasıyla kitabın adını, yazarını, kitabın arka kapağında barkod numarasının hemen üzerinde bulunan ISBN numarasını, türünü, durumunu yazıp, okuduysak 10 üzerinden puanlayıp yorumluyoruz. Register Book butonuna tıkladığımızdaysa site bize kitap için bir BCID (book crossing kimlik nosu) veriyor.


3. Adım: Kitabı Azad Etme

Release Book kısmını seçtiğimizde açılan ekrana, kaydettiğimiz ve salıvermek istediğimiz kitabın BCID numarasını yazıyoruz.

Daha sonra açılacak olan ekranda iki seçenek olacak. Burada "wild release" dediğimiz şey, kitabı kendi kaderine terk etmek aslında. "Controlled Release" ise kitabı herhangi birine direkt olarak verdiğimizde seçmemiz gereken kısım.

 Açılan ekranda da kitabı azadedeceğimiz bölgeyi seçiyoruz.


Next butonuna tıkladıktan sonra açılacak ekranda, kitabı seçtiğimiz yere bırakacağımız saati ve zamanı giriyoruz. Burada ileri tarih verilebiliyor.


Sonrasında açılacak olan sayfada kitapla ilgili not yazıp Finish butonuna tıklıyoruz.


3. Adım: Etiket

Salacağımız kitabın iç kapağına yapıştırmamız gereken bir etiket var. Bu etiket, kitabın gezgin bir kitap olduğunu bir sonraki kişiye açıklayacak. Bunun için Store sekmesinden "Book Labels" ı seçmemiz gerekiyor.

Burada kendi etiketimizi kendimiz de yaratabiliyoruz ancak paralı. Benim gibi beleşçiyseniz açılan sayfada Free Downloadable Label Files başlığının altındaki iki linkten "Download 10 Blank Avery 2x4" Labels" olanını açıyorsunuz. Çünkü diğer linkte, BCID numaraları otomatik olarak geliyor oysa biz manuel olarak yazacağız.

Linke tıkladığımızda çıkan bu bir sayfa dolusu etiketi yazdırıp her birini ayrı ayrı kesiyoruz. İçlerinden bir tanesine, azadedeceğimiz kitabın BCID'sini yazıp kitabın iç kapağına bantlıyoruz ve artık kitabı sadece siteye girdiğimiz yerde bırakmamız yeterli. Sonra zaten gezgin kitabımız yeni insanlarla tanışmaya hazır olacak. Tabii eğer şansı varsa.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Kereviz

Kendimi bildim bileli sosyal açıdan problemli bir insanım. Birkaç sene öncesine kadar kabul etmemek için direndiğim asosyalliğim, sanırım küçükken "naber" sorusunu ilk defa arkadaşımın annesinden duyup ne demek olduğunu anlamadığım için cevap vermediğimde yediğim trip sonrası gelişmeye başladı. Naber'in "nasılsın" anlamına geldiğini öğrendiğimde "e madem o anlama geliyor neden nasılsın diye sormuyor ki naber neymiş" diye düşünerek mavi ekran verdiğimi anımsarım. Sonrasında uzun bir süre naber demeyi reddetmiştim. Hala arada bir ağzımdan fırlasa da yine içten içe kin beslerim ona karşı.

İş hayatı her açıdan çok enteresan. Şirketler çok köşeli, yöneticiler allah belalarını veresice, ofisler bel ağrılı, insanlar zaten dünyayı kurtarıyor. Hele insanları çözmek çok zor çünkü götlerinden strateji uydurmuş hepsi. Bakıyorsun aslında davrandığı gibi ama aynı zamanda değil de. Karakter analizi yapabilmek için bol kadınlı bir şirkette en az 5 sene deneyim gerekiyor. Ben işte herkesi çözdüm, bir kendimi çözemedim.

İş hayatına başladığımda resmen içimden başka bir insan çıktı. Huysuz, nemrut, atarlı, sinirli, agresif, uyuz, rahatsız, memnuniyetsiz ama keyfi oldu mu da türlü türlü şakalar komiklikler yapan bir insan. Şehir efsanesi gibi çünkü bu "türlü türlü şakalar komiklikler" kısmını gören sadece birkaç kişi var. O insan hep oradaydı da çıkmak için kurumsal kimlik kazanmayı mı bekliyordu yoksa beyaz yakayı takınca un kurdu gibi kendi kendine mi meydana geldi bilmiyorum ama böyle bir insan izlenimi vermem beni şaşırtmadı. Çünkü zaten ben 25 senelik hayatımda günaydın kelimesinden çok "aa dışarıdan ne kadar soğuk görünüyordun aslında öyle değilmişsin" cümlesini duydum. Olduğum gibi görünmüyordum. Belki de göründüğüm gibiydim ama farkında değildim. Bir şey netti, o da bu tavrı bilinçli takınmadığım. Karakterimdendir diye kendimi teselli ettim bir süre ama öyle olsa özel hayatımda da huysuz, nemrut, atarlı, sinirli, agresif, uyuz, rahatsız, memnuniyetsiz bir insan olurdum. (PMS hariç) En sonunda huzursuz bacak sendromum gibi ırsi olduğuna karar verdim çünkü baba tarafım öyleydi. Baaayaa mantıklı.

Böyle kimlik kargaşası içinde boğuşurken bir baktım şirketteki 5. senem dolmuş ve muhabbetimin "günaydın/iyi akşamlar"dan ibaret olmadığı maksimum 5 insan var. Ha, günaydın/iyi akşamlar deyip cevap almadıklarıma hiç girmiyorum bile. Bunların sonucu da tabii kendini kalabalıkta yalnız hissetme, sevilmeme duygusu ve dışlanmışlık hissi olarak geri dönüyor. Açıkçası çalışma hayatında tam bir kereviz gibiyim. Sevmeyenim çok, sevenim az. Seven çok sever, sevmeyen hiç sevmez. Ben çok severim mesela. Salatası güzel olur, cevizli... Off hele portakallı! Neyse...

Birden nefretimizin karşılıklı olduğu bu insanların benim hakkımdaki düşüncelerine önem vermeye başladım. Çünkü her fırsatta "sen sevgiline de mi böylesin şş kaçırırsın bak çocuğu" tarzında muhabbetler ve ardımdan gelen bir "grumpy" lakabı. "Lan grumpy nedir? bari huysuz aksi falan de yavşak" diyeceğim "al işte kızım grumpysin sen haha" diyecek. Yoruldum. İnsan gibi "ben böyle biri değilim normalde" dedim, anlamadılar. "aslında valla özel hayatımda çok tatlıyım bence" dedim, dinlemediler. "hayır tabii ki sevgilime böyle davranmıyorum yhaa slk olr mu hç öyle shey :)" dedim, duymadılar. Aldım karşıma oturttum, elimi "mis" yaparak "bak güzel kardeşim, beni iş hayatı böyle yapıyor" dedim, manidar buldular. "Irsi bizde. Baba tarafımdan" dedim, inanmadılar. Daha ne diyem. Mahmut?

İmkanım olsaydı işyerimde seçeceğim 5 kişi haricindeki diğer insanların benim hakkımda hiçbir fikirlerinin olmamasını sağlardım. Şu bir gerçek ki; hiç tanınmamak, yanlış tanınmaktan kesinlikle daha iyi. Çünkü insanların kafasındaki imajı ne yaparsan yap, ne dersen de silemiyorsun. En azından hiç tanımadığın birinin sadece saçına başına, konuşma şekline karşı önyargıları var. Bu açıdan düşününce önyargı için vereceğin savaş, kemikleşmiş bir yargıyı yeni baştan kurmaktan daha kolay görünüyor.

Ve tabii daha az yorucu.

19 Eylül 2014 Cuma

Nevresim Mevsimi

Dün yağan deli yağmurdan sonra toprak altında havasız kalıp yeryüzüne çıkan ve pek çok insan tarafından fark edilmeyip üzerlerine basılmak suretiyle ertesi güne devam edemeyen salyangozların muhtemelen en küçüklerinden birini gördüm. Küçük parmağımın tırnağı kadar bir şeydi. Yolun orta yerinde umarsızca duran bu hayvanları kaldırıp başka yere koymak gibi bir alışkanlığım var. Çünkü ertesi sabah kırık kabuk parçaları ve salyangoz karışımından oluşan manzara gerçekten içimi parçalıyor. Neyse işte, bunu da aldım. Hareket etmenin etkisiyle yımış yımış içine kaçtı. Pek sevimliydi kerata. Sonra toprağa koyayım derken ayağımın altında öküz gibi bir tümsek hissettim. Bir baktım elim kadar salyangozu görmeyip üstüne basmışım. Neyse ki kırılmadı kabuğu ama az kalsın algı frekansımın kayması sebebiyle torununu kurtarıp büyükbabasını öldürecektim ve salyangoz popülasyonu üzerinde hiçbir etkim olmayacaktı.

Salyangoz hayvanı benim için sonbaharın habercisidir. Sezonun ilk salyamgozunu kurtardığımda sonbaharın geldiğini psikolojik olarak kabul etmiş oluyorum. Akabinde bir ürperti, boğazda bir gıcık, ellerimin dumanı tüten şeyler tutma isteği, pike yerine "nevresim" kelimesinin dilime pelesenk oluşu geliyor. "üç gün önce Alaçatıdaydın lan" diyen beynimin ekolu sesi giderek alçalıyor. Sosyal medyada "son yaz", "bu yaz da bitti :(", "gitti gider bu yazlar ne hain" açıklamalı deniz fotoğrafları gözümün önünden kayıp gidiyor ve ben üzüntüye dair hiçbir şey hissetmiyorum.

Hissettiğim tek duygu değişim. Etrafımda, kendimde, her yerde... ve bu gerçekten iyi hissettiriyor. "Değişmeyen adam kendini geliştirememiştir" demişti bir arkadaşım. Benimsediğim bu açıdan bakınca değişimden korkmuyorum. Salyangozlar ezilmesin, yeter.

12 Eylül 2014 Cuma

Farenjitime

geliyor
sırıta sırıta
iki yüzlü soytarı gibi
geliyor
salına salına
sahte yosmalar gibi
haber vermeden
gürültü etmeden
öcü gibi
umacı gibi
acımadan
yüreği sızlamadan
geliyor gene
üstüme çullanmaya
boğazıma sarılmaya
geliyor gene
öksürük geliyor
öhhö öhhö öhhö
melun öksürük

9 Eylül 2014 Salı

Bamya

Tanımadığım insanlarin hayat hikayelerini dinlemeye çok meyilliyim. Çoğunlukla da yaşlıların. Belki diyorum şu amca bana yol gösterebilir, belki bu teyze, belki de şurada henüz alzheimer olmamış bir dede vardır... Dedelere, amcalara ve teyzelere beyaz atlı prens misyonu yüklemek eğlenceli olabiliyor ama şu ana kadar uçuk amcalar ve "belki gelinim olur" düşüncesiyle bana yazan teyzeler hariç, bana faydalı olabilecek kimseyle karşılaşmadım. Bu konuda aceleciyim çünkü artık sıkıldım.

Sabah hasta olduğumu belirtmemin akabinde yöneticimin 5 saat 16 dakika sonra gelip şaşkınlıkla "sen hâlâ hasta mısın?" diye benimle daşşak geçmesinden sıkıldım çünkü galiba kendisi hastalığın 5 saat 16 dakika sonra geçmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyor. Sürekli şikayet edenlerin istediklerinin yapılmasından sıkıldım ve hatta belki de ben de bu yüzden burayı mesken edindim, keyiflerimden çok sıkıntılarımı yazıyorum. Sıkıldım çünkü barajların dibini sıyırıyoruz. Sıkıldım çünkü emekliliğime çok var. Sıkıldım çünkü "köye gidelim" diye tutturmamdan insanlar sıkıldı. Sıkıldım çünkü İstanbul. Gördüğün gibi sıkılmak için gayet geçerli nedenlerim var ve itiraf et, tatmin oldun.


Yine de bunca sıkıntı meşguliyetime rağmen kendi kendimi eğlendirecek fırsatlar kollayabiliyorum. Kafamı burger king'ten içeri uzatıp "YİYİN PİS HAMBURGERLERİNİZİ İĞRENÇLER" diye bağırabiliyorum mesela. Arada sodexomdan kendi kendime pilav üstü kuru ısmarlayarak şımartıyor, böyle saçma yazılar yazarak rahatlatıyor, bamya ayıklayarak tatlı küçük sürprizler yapabiliyorum. Bamya ayıklarken düşünüyorum sonra, bamya sümüklenmesin diye koni şeklinde ayıklamayı kimin bulduğunu. Benim aklıma gelmezdi ve pişirdiğim bütün bamyalarım sümüklü olurdu. Bunu da çok acaip bir şekilde kabulenir ve "napacan, bamya da böyle işte" der, sineye çeker, kan kusup kızılcık şerbeti içtim der ve düzeltmeye çalışmazdım.

Sanırım benim asıl problemim insanları bir bamya yerine bile koyamıyor olmam. Oldukları gibi kabul edemediğimi düşünüp sonrasında "zaten oldukları gibi değiller ki gerizekalı!" deyip kendi kendime ayar verdirtmem. Halbuki bakacak olursan bamyadan pek farkımız yok. Hepimiz içimizde mukus biriktiriyoruz, küçük tüylerimiz var ve kıza, uzun, ince, tombik, minik, pörsümüş, diri gibi çeşitlerimiz mevcut. Hatta erkek olanlarımızı bir nevi bamya ayıklar gibi ayıklıyorlar. (bkz: pipili pilav) Ne bu avokado, ananas olma çabaları...

Belki de asıl sorun sorunu kendimde aramamdır. Belki de sorun bamya ayıklarken pipili pilav düşünmemdedir. Tam olarak ne bilmiyorum ama bir sorun var o çok net ve ben o sorunu çok seviyorum. Düşünmenin verdiği huysuzluk ve mutsuzluktan da ayrıca sapıkça bir zevk almıyor değilim. Beni arayışa iten ve uyanık tutan bir şey. Umarım yaptığım şey de burger king'te yemek yiyenleri başka bir şey arayışına iter. Bamya mesela! şaka şaka.

Son olarak bamya sevmeyenlerden bamyayı hatırlattığım için, bamya sevenlerden ise sümüklü dediğim için ve çüke benzettiğim için (bkz: cmylmz) özür diliyor ve bu nereye gittiği belirsiz yazıyı nihayet sonlandırıyorum.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Karetta Karetta Sevgilim 2

Şu yazımda Belek'e deniz kaplumbağası gözlemlemeye gideceğimi yazmıştım. Gezmekten dizimi ancak kırıp kıçımı bir yere koyabildiğim için şimdi yazabiliyorum.

Öncelikle Antalyalılar zamanında tanrıya çok büyük ayıp etmiş olmalı. Bu kanıya varmama öküz gibi sıcak ve at gibi bir nem neden oldu. Tamam, İstanbul da çok farklı değil ama kendimi döneceğim güne kadar vücudumdaki tüm suyu kaybedip kurumuş patlıcan gibi olacağım ve benden dolma yapacaklarmış gibi hissettim.

Bu deneyimden öğrendiğim çok şey oldu. Bunlardan en temeli de "karetta" değil, "deniz kaplumbağası" demem gerektiğiydi. Buna rağmen umarsızca ve tasasızca yazımın başlığını düzeltmiyorum. Neticede insanların geneli (bağa mı didin?) karetta ile deniz kaplumbağasını aynı şey sanıyormuş. Aslında tabii ki karetta bir deniz kaplumbağası ancak deniz kaplumbağaları karetta cinsinden ibaret değil. Bu konuda anlaştığımızı düşünüyorum. (hemen bir ukalalık)

Kampa gelince... Belek'te konuşlanmış pek de büyük sayılmayacak bu kamp, çoğu (hatta hepsi) üniversite öğrencilerinden oluşan 30 civarı gönüllüden, gürültücü (neyse ki gece susuyorlar) ateş böceklerinin seslerinden, bol çam ağacından, 15 civarı çadırdan ve birkaç konteynerdan oluşuyor. Kampın giderleri ve alan, EKAD'a en büyük sponsorları olan belek belediyesi tarafından sağlanıyormuş. Kahvaltılar hariç diğer yemekleri çevredeki otellerden geliyormuş. Özellikle otellerin bu konuda destek verdiğini duymak sevindirici çünkü ne de olsa bu güzel insanların orada bulunmalarının nedeni ekolojik dengeyi tehdit eden yine bu oteller.

Gönüllü öğrenciler arasında çok güzel bir arkadaşlık sözkonusu ve yaptıkları işin ciddiyetini kesinlikle kavramışlar. Çok da bilgililer. Aralarında çok güzel bir iş bölümü yapmışlar ve herkes sorumluluklarının bilincinde. Başka illerden ve hatta ülkelerden gelenler de var. Açıkçası boş beleş bir öğrencilik hayatı geçirdiğim için kendime kızdım, onlara da imrendim. Eğer öğrenciyseniz bu mutlaka yapılması gereken bir şey. Hele çadırda kalmak... Gerçi bunun yaşının olduğunu sanmıyorum ama benim de yine öğrencilikte yapmadığım bir şeydi. Hatta yağmur tarafından bertaraf edilip "karavan yatısı" haline bürünen girişimlerim nedeniyle ilk çadır deneyimimdi. Kendi yatağımda bile ne zaman bu kadar tatlı uyudum hatırlamıyorum.

İşin aksiyon kısmı tabii ki oldukça gayret gerektiriyor. Ben gece grubunda olduğum için sabaha karşı 4'te uyanıp kampa araba ile yaklaşık 45 dk mesafede bulunan ve deniz kaplumbağaları açısından en bereketli bölge olan Niğit'e doğru gönüllüler ve gözümdeki çapaklarla birlikte yola çıktım. Burada görevimiz yuvaları kontrol ve takip etmek, sıkışan yavruları çıkarmak, yuvalara ait özellikleri (derinlik, genişlik, denize uzaklık vs) kaydetmekti. Zaten ninja kaplumbağa gücünde olanlar biz oraya varana kadar fıtı fıtı denize ulaşmışlardı bile. Bunların adetlerini kumdaki izlerden ve kalan yumurtalardan saydılar. Köpek ya da kurt saldırısına uğramış yuvalar da vardı. Kurt, doğal bir predatör olduğu için çok da sorun olmadığını ama köpeklerin çevredeki oteller tarafından aç bırakıldıkları için yumurtlamaya gelen ergin kaplumbağalara ve yumurtalara saldırdıklarını anlattılar. Nitekim sahil leş gibi köpek sidiği kokusundan geçilmiyordu ve iki tane ergin deniz kaplumbağası ölüsüyle karşılaştık

Oteller bölgesine uzak yerlerde yuvanın etrafını kafeslemek yerine ağaç dallarına yuvanın tarihi yazılıp dikey olarak yerleştiriliyor çünkü üstün zekalı bazı insanlar kafesleri kaldırıp atabiliyorlarmış. Ancak sopalar pek de temiz olmayan bu sahilde çok da dikkat çekmiyor. Oteller ise bilinçli bir şekilde, şezlonglarını denizden uzağa konuşlandırmış ve kafeslerin çevrelerini boş bırakmışlar.

Bu uzun sahilde oldukça sık ve düşündüğümden fazla yuva vardı. Orada bulunduğum kısa süre içinde yaklaşık 20 tane yavrunun denize ulaşmasına şahit oldum. Bunlar dediğim gibi, yuvada sıkışanlardı. İçlerinde yüzgeçleri deforme olan, çeşitli sıkıntıları olan ve daha göbek bağı düşmemiş olan yavrular olursa bunları alıp düzelene kadar birkaç gün kamplarında misafir ediyorlar.

Yakın zamanda deniz kaplumbağalarının yuvalarındayken birbirleriyle iletişim kurabildiği öğrenilmiş. En güzeli de oradan denize ulaşan yavruların ergin olarak yine aynı yere gelip yumurtlayacağı. Daha önce yaptığım araştırmada yavruların ışığa duyarlı oldukları ve bu yüzden yapay ışıklardan olumsuz etkilendiklerini öğrenmiştim. "Bir yavru deniz kaplumbağası ışığa ne kadar duyarlı olabilir ki" diye düşünüyor insan ama hakikaten beni şaşırtan bir başka şey de yuvadan çıkarılan yavruların deniz yerine daha yeni doğmakta olan güneşe doğru gitmeleri oldu. Denizi bulsunlar diye abuk subuk şekillere girerek uzuvlarımızla gölge yapmak zorunda kaldık.

Bu gönüllülük işi sadece yazın mümkün çünkü erginlerin yumurtlama ve yumurtalardan yavruların çıkma dönemi hep yazın oluyor. Eğer sıcağa, neme dayanıklıysanız, telefon bağımlısı değilseniz, sağlık sorununuz yoksa, tuvalet/duş gibi yerleri ortak kullanmayı problem etmiyorsanız, çadırda kalmayı seviyorsanız, faydalı olmak istiyorsanız ve zamanınız varsa yapılacak en mantıklı şeylerden biri.

Elbette ki fotoğraf çektiğim oldu ama özellikle koymak istemedim. Belki merakınızı cezbedip gitmenizi sağlarım gibi hinlikler peşindeyim.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Book Crossing

İnsan olarak, teknik açıcan bir yere bağlı olmamamıza, canlı olmamıza ve yer değiştirebilmemize rağmen aslında iletişim kurabileceğimiz insan sayısı yönünden cansız eşyalardan gol yiyoruz. En basiti, bir yerlere gitmen için bile bir sürü prosedüre uyman gerekiyor. Uçağa binmeden önce iki kere güvenlik kontrolünden geçmen gerekiyor mesela. Mecbur değilsen birileriyle fikir paylaşmamaya özen göstermelisin çünkü garip bir şekilde bunun için öncelikle birbirinizi tanımanız gerekiyor. Aksi halde karşındaki kişi tarafından itinayla püskürtülebilirsin. Ya da tanışsan bile karşılıklı hoşgörü göstermeniz, birbirinize karşı önyargılarınızdan arınmanız, objektif olmanız, bunun gibi bir çok şey olmanız ve belki de en önemlisi birbirinize güvenmeniz gerekiyor. Bunlar olmazsa zaten iletişim kuramıyorsun. Şu anda şehirlerde olan şey de bu. Fikir alış-verişimiz ve iletişimimiz minimumda çünkü kimse birbirini tanımıyor ama herkes birbirinden nefret ediyor. Nedeni de yine birbirimizi tanımamamızdan geçiyor. Belki de sadece kıyafetine kıl oldu, sesinin tonuna kıl oldu, metroda farkında olmadan yerini kaptin...

Oysa bir kitap olsan bunlara hiç gerek duymayacaksın. En fazla yazarından ya da kapağından dolayı önyargıyla yaklaşırlar sana. Bir insandan daha fazla kişiye ulaşır ve anlatırsın. Kitap olmak demek sadece senin konuşman, seni okuyanın da dinlemesi demek de değil hem. Okuyan kişi de kitaptaki cümlelere cevap verir bazen sağına soluna aldığı notlarla. Kafasına yatmayan bir şey varsa başka kitaplara sorar. Bunu yapmak için de güvenlikte ayakkabısını çıkarmak zorunda kalmaz. Kilometrelerce yol katederken yorulmaz, uyuyacak yer aramaz. Kendisini tanıtmak için nefret duygularıyla boğuşmak zorunda kalmaz. Her şey ne kadar da basit. Sırf bu yüzden bile bence bir fikri yaymanın, yaymaktan ziyade bir fikirden diğerlerini haberdar etmenin en doğru (en kolay demiyorum) yolu kitaptır ve ondan daha güzel bir aracı olamaz.

Böyle düşünme nedenim geçen gün okumaya başladığım bir kitabın içinden çıkan bir not. Merak edip araştırdım, aklıma çok yattı. Bilenleri var tabii ki ama eğer birkaç insanın bile öğrenmesine ve yapmasına neden olacaksam kendimi çok iyi hissedeceğim. Şimdi olay şu:

Aslında bir tür gezgin kitap oluşumundan bahsediyoruz. Bu süreci başlatmanız için tabii ki öncelikle kitaplığınızda bir daha hiç okumayı düşünmediğiniz ama başkalarına yararlı olabileceğini hissettiğiniz kitapları gittiğiniz yerlerde bırakmanız gerekiyor. Benim gibi, kitabın içindeki notu gören kişi de okuduktan sonra bir başka yerde bırakacak ve bu şekilde okuyanın kitabı salması şeklinde devam edecek. Merak edip baktığında da saldığın kitap şu an nerede, nerelere gitmiş, kimler okumuş görebiliyor olacaksın. Tabii ki bu en iyimser bir tablo. Kitabından bir daha haber alamayacak da olabilirsin çünkü senin gibi, kitabı bulan, okuyan ve geri salan kişinin kitap bilgilerini www.bookcrossing.com sitesine işlemesi gerekiyor. Bu arada site pek kullanıcı dostu değil ama mümkün olan en kısa sürede kitabın nasıl kaydedileceğini detaylıca anlatmayı düşünüyorum. Ben bir tanesini kaydettim, yarın salıvereceğim bakalım neler olacak.

Elbette bir insanın kitabıyla vedalaşması pek kolay değil ama zor da değil. Nedense paylaşmaya en müsait ama bir o kadar da paylaşılamaz şeyler kitaplarımız. Ben de zaten herkes elinde ne var ne yok vapura, otobüse, kafeye bıraksın demiyorum ama kitaplıkta tozlanmasın yavrucaklar. Bırakalım, durdukları yerde hareket edip bizim ulaşamayacağımız kişilere ulaşsınlar, insanlara farkındalık sağlasınlar. Böyle bir oluşumdan diğer insanları haberdar etmeleri bile yeter! Bir nevi denize şişeyle not bırakmak gibi. Birine ulaşır mı ulaşmaz mı bilmiyorsun ama ulaşırsa şahane olacağını biliyorsun ve bu seni eyleme itmeye yetiyor.


Sticker
kullanım kılavuzu yazım için buraya tık

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Pastoral Kafalar

"Yeni bir gün doğdu, farketsin tüm insanlar
Uçuyor özgürce gökyüzünde kuşlar
Kaybolmuş o kocaman şehirde insanlar
Yeni bir başlangıç zor değil ki dostlar"